Şanlıurfa ve Kahramanmaraş illeri başta olmak üzere son dönemde eğitim ortamlarında gündeme gelen şiddet vakaları, artık yalnızca “okul içi disiplin sorunları” olarak geçiştirilemeyecek kadar ciddi bir tabloya işaret etmektedir.
Öğrenci-öğrenci şiddeti, öğrenci-öğretmen çatışmaları ve bazı olaylarda hayatını kaybeden öğrenci ve eğitim emekçileri… Tüm bunlar, eğitim sisteminin güvenlikten çok daha derin bir krizle karşı karşıya olduğunu ve okulların güvenli alan olmaktan uzaklaştığını göstermektedir.
Oysa okullar, bir toplumun en güvenli alanı olmak zorundadır. Çünkü çocuk, ilk kez kamusal yaşamla burada tanışır. Öğretmen ise sadece bilgi aktaran kişi değil, aynı zamanda çocuğun hayatındaki en önemli rehberdir.
Ancak son yıllarda artan şiddet vakaları, bu güven duygusunun zayıfladığını göstermektedir. Öğretmenlerin hedef haline geldiği, öğrenciler arasında fiziksel ve psikolojik şiddetin normalleşme eğilimi gösterdiği bir ortam, eğitim değil kriz alanı üretir.
Şanlıurfa ve Kahramanmaraş gibi farklı şehirlerde yaşanan olayların kaynağında eğitim yerine kriz alanı yatmaktadır.
Kriz alanında yaşanan bu olayları yerel bazda ve bireyselleştirilmiş tekil vakalar şeklinde değerlendirmek doğru değildir. Çünkü yaşanan olaylar yapısal ve politiktir.
Zira eğitim politikalarının uzun süredir yalnızca sınav başarısı ve müfredat tartışmalarına sıkışması, okul içi sosyal ve psikolojik dengeyi geri plana itmiştir.
Öğretmen güvenliği ise günümüzün bir başka sistemik sorundur.
Bir ülkede öğretmenler sınıfa korkuyla giriyorsa, orada eğitimden söz etmek mümkün değildir.
Öğretmene yönelik şiddet ve bazı olaylarda yaşanan trajik kayıplar, yalnızca adli vakalar değil; aynı zamanda eğitim sisteminin koruyucu mekanizmalarının yetersizliğini de ortaya koymaktadır.
Eğitim emekçisinin güvenliği, yalnızca bireysel bir hak değil, aynı zamanda kamusal bir zorunluluktur.
Bir başka sorun ise öğrenci şiddetinin nereden besleniyor olması.
Öğrenci şiddeti yalnızca okul içinde doğmaz. Aile, sosyal çevre, dijital dünya ve eğitim politikaları bu sürecin doğrudan birer parçasıdır.
Uzmanlara göre sürekli baskı, iletişim eksikliği ve yönlendirme odaklı eğitim modelleri; öğrencinin kendini ifade etme kanallarını zayıflatmakta, zayıflama da zamanla çatışma kültürüne dönüşmektedir.
Oluşan bu çatışma kültürü içinde, öğrenci şiddeti güvenlikçi yaklaşımlarla son bulabilir mi?
Son dönemde bazı çevrelerde dile getirilen “okullara güvenlik güçlerinin yerleştirilmesi”, “okul giriş-çıkışlarının daha sıkı kontrol altına alınması” veya “olay yaşanan okulların süreli-süresiz kapatılması” gibi öneriler, kısa vadeli bir rahatlama sağlasa da sorunun özüne inmeyeceği bilinen bir gerçektir.
Zira eğitim kurumlarını güvenlik alanına dönüştürmek, şiddeti ortadan kaldırmaz; yalnızca görünümünü değiştirir. Kalıcı çözüm; pedagojik destek, rehberlik sistemlerinin güçlendirilmesi ve eğitim politikalarının yeniden yapılandırılmasıdır.
Soruna çözüm ise uygulanmakta olan eğitim politikasının yeniden düşünülmesindedir.
Bugün ihtiyaç duyulan şey, yalnızca olaylara tepki vermek değil; bütüncül bir eğitim politikası oluşturmaktır.
Öğretmenlerin korunması,
Öğrenci rehberlik sistemlerinin güçlendirilmesi,
Okul içi psikolojik destek mekanizmaları ve
Şiddeti önleyici eğitim modelleridir.
Bunların her biri artık ertelenemez başlıklardır.
Sonuç olarak; Eğitim sistemi yalnızca dört duvardan ibaret bir yer ve akademik başarı üzerinden değerlendirilemez. Bir okulun gerçek başarısı, öğrencinin ve öğretmenin kendisini güvende hissettiği bir ortam yaratabilmesidir.
Son olarak Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşanan olaylar, tartışmalar ve benzer olaylar, bize açık bir gerçeği hatırlatmaktadır: Eğer okulda güven kaybolursa, eğitim de anlamını kaybeder.
Eğitim anlamını kaybederse, yarınlarımız olan çocukların geleceği de karanlığa terk edilerek kaybolur.
Eğer o geleceği karanlığa terk edersek yarın konuşacak hiçbir şeyimiz kalmayabilir.
Cemile ÖZEKER


Yorumlar kapalı.