featured
Flipboard
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Toplum olarak ne zaman bir çocuk sæuça karışsa aynı cümleyi kuruyoruz:

“Cezalar ağırlaştırılsın.”

Peki sonra?

Bir süre rahatlıyor, öfkemizi dindirdiğimizi sanıyor ve ilk fırsatta aynı haberleri yeniden okumaya devam ediyoruz.

Demek ki sorun cezaların hafif ya da ağır olması değil.

14 Temmuz 2026 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunulan yasa teklifi tam da bu anlayış üzerine inşa edilmiş görünüyor. Teklif; çocuklara verilen cezaların artırılmasını, bazı durumlarda müebbet hapis cezasının uygulanabilmesini, infaz rejiminin ağırlaştırılmasını ve çocukların doğrudan kapalı ceza infaz kurumlarına gönderilmesini öngörüyor.

İlk bakışta kulağa sert geliyor.

Belki de toplumun öfkesine cevap veriyor.

Ama adalet, öfkenin diliyle kurulmaz.

Asıl soru şudur:

Bir çocuğu suça iten nedenleri ortadan kaldırmadan yalnızca cezayı artırırsanız, kimi cezalandırmış olursunuz?

Bugün sokakta eline silah verilen çocukların sayısını mı azalttık?

Uyuşturucu çetelerinin çocuklara ulaşmasını mı engelledik?

İstismara uğrayan çocukları zamanında koruyabildik mi?

Yoksulluğun çocukları okuldan koparmasını önleyebildik mi?

Parçalanmış ailelere yeterli sosyal desteği sağlayabildik mi?

Hayır…

Ama çocuklara verilecek cezaları artırmayı konuşuyoruz.

Üstelik yıllardır çocuk hukukunun temel kavramlarından biri olan “suça sürüklenen çocuk” ifadesi de değiştirilmek isteniyor.

Bu kavram rastgele seçilmiş değildir.

Çünkü çocuk çoğu zaman suçu seçmez.

Çocuk; ihmal edilir, istismar edilir, yoksulluğun içine doğar, eğitimden kopar, şiddetin içinde büyür, suç örgütlerinin ağına düşer…

Yani çoğu zaman suça sürüklenir.

Kelimeleri değiştirmek gerçeği değiştirmez.

Çocuk yine aynı çocuk olacaktır.

Sadece ona bakışımız değişecektir.

Beni en çok düşündüren ise başka bir konu…

Teklif, hâkimlerin takdir yetkisini genişletirken ailelere yönelik yaptırımları da artırıyor.

Elbette çocuk yetiştirmenin sorumluluğu büyüktür.

Ancak devlet, kendi sorumluluğunu yerine getirmeden bütün yükü ailelerin omzuna bırakabilir mi?

Bir mahallede uyuşturucu satıcısı cirit atıyorsa…

Çocuklar bireysel silahlara kolayca ulaşabiliyorsa…

Okul terkleri artıyorsa…

Şiddet dili televizyon ekranlarından sosyal medyaya kadar her yerde normalleştiriliyorsa…

Bu tablo yalnızca anne ve babaların eksikliğiyle açıklanabilir mi?

Yoksa hepimizin payı olan daha büyük bir toplumsal sorunun içinde miyiz?

İşte bu yüzden çocuk adaleti yalnızca ceza hukukunun konusu değildir.

Bu mesele; sosyal devletin, eğitimin, sosyal hizmetlerin, psikolojik desteğin, kadın politikalarının, aile destek sistemlerinin ve çocuk koruma mekanizmalarının ortak meselesidir.

Çocukları yalnızca mahkeme salonlarında koruyamazsınız.

Onları önce sokakta, okulda, evde ve yaşamın içinde korumanız gerekir.

Bugün yapılması gereken; cezaları yarıştırmak değil, çocukları suça sürükleyen nedenleri ortadan kaldırmaktır.

Türkiye Büyük Millet Meclisi bünyesinde çalışmalarını sürdüren Suça Sürüklenen Çocuklara İlişkin Araştırma Komisyonu raporu henüz açıklanmamışken böylesine kapsamlı bir düzenlemenin yasalaştırılmaya çalışılması da ayrıca düşündürücüdür.

Oysa çocuklarla ilgili her düzenleme; hukukçuların, pedagogların, psikologların, sosyal hizmet uzmanlarının, baroların, çocuk hakları savunucularının ve kadın örgütlerinin ortak aklıyla şekillenmelidir.

Çünkü çocuklar siyaset üstüdür.

Onlar hepimizin ortak sorumluluğudur.

Ve unutmayalım…

Bir ülke çocuklarına verdiği cezanın büyüklüğüyle değil; onları suça düşmeden önce ne kadar koruyabildiğiyle büyük devlet olur.

Çocukları mı Yargılıyoruz, Yoksa Kendi Vicdanımızı mı?
Yorum Yap

Tamamen Ücretsiz Olarak Bültenimize Abone Olabilirsin

Yeni haberlerden haberdar olmak için fırsatı kaçırma ve ücretsiz e-posta aboneliğini hemen başlat.